Doğadaki her canlının kusursuzluğu ve dünya üzerindeki görevleri göz önüne alındığında asla tesadüfler sonucu oluşmadığını anlar, yeryüzündeki değişime ve gelişime şahitlik ederiz. Tasarlanmış yapıları itibariyle belki de bitkilerdir yaşamın var oluş nedeni.

Gökyüzü duru maviliğini; bulut, yıldız, ay ve güneşle, yeryüzü ise; toprak, insan, hayvan, su, çeşit çeşit bitki ve renk renk çiçek ile bezemiştir. Çıplak ayakla basılıp, avuç içlerinden taşan aynı toprağın başka bir canlıya hayat vermesinin mükemmeliyeti kusursuz yaşamın başka bir dille tarif edilişidir.

Bir gün şehrinizin unutulmuş köşelerine gitmiş olsanız kim bilir kıyıda köşede kaç değişik bitkinin yaşamına şahitlik edeceksiniz. Yaşamın özüne yolculuk eden bir kahraman misali derinliğin içinde bulacaksınız kendinizi.

Geçmişten bugüne değin doğa’da yitirdiğimiz sayısız canlının yok oluşuna şahitlik ettik istemeden. Kimisini elimizle öldürdük, kimisini ihmal ettik, kimisini de fark etmedik bile. Yaşadığımız dünyayı güzelleştirme çabasının zaman zaman dışına çıkarak, hayat kaynağımızı tüketir bir hale geldik.

Şehrimin toprağına da renk renk çiçekler, değişik türden bitkiler sere serpe uzanırmış eskiden. Ankara savaşı esnasında Timur’un fillerini saklayabileceği sıklıkta ve büyüklükte ağaçlar örtülüymüş bozkırlarında.

Başkentimin kaybolan değerlerini eskisi gibi göremeyeceğiz belki de. Devam etmekte olan şehircilik politikası ile doğayı koruma tavrımızdan uzaklaştıkça, ormanlık bir şehri zamanla nasıl bu hale getirdik diye üzüleceğiz hep birlikte. Sonra, çok geç kalınmış bir zaman diliminde yakalamaya çalışacağız eski günleri. Ağaçlara tarihi eser muamelesi yaparak, kurumamış son üç-beş dalını kurtarma mücadelesine girişeceğiz.

Dünyada bugün doğa harikası birçok bitki türünün tohumları çelik kasalarda saklanmaktadır. Yaşamın dengesi her bir canlının varlığıyla eşitleniyorsa eğer, sonsuz bir yokluğun içine ne diye sürükleniyoruz, anlamış değilim.

“Her sabah ciğerleri bayram ederdi eskilerin,

Çiçeklerin renk renk raksını izlerdi gözleri.”

Ankara’ya özgüydü bir zamanlar sarmaşık, çardak ve yediveren gülleri. Kaybolmaya başladı artık mahallenin öteki ucundan burnumuza ilişen havadaki çiçek kokusu. Nasıl da resmederdi gölbaşındaki tepeyi yanardöner çiçeği. Dünyada yoktu bir eşi ve benzeri. Papatyalar vardı öbek öbek. Keçiören baştan başa krizantem, karanfil, lale, ağlayan gelin ters lale, horoz ,ibiği ile örtülüydü.

Kazık içi bostanları, Ankara çayı havzası, İskitler, Hatip çayı nasılda yok oldu.

Ankara armut’u, kayısı’sı, karadut’u, ayvası, Keçiören bağ evlerindeki vişneliği tarihe gömdük. Bir zamanlar festivali düzenlenen Sincan lalesine Hollanda’da rastlar olduk. Anadolu bozkırındaki bitkileri, ağaçları ve çiçek tarlasını anımsatan güzel doğa dokusunu ellerimizle Avrupa’ya hediye ettik.

Ne Konya yolu üzerindeki adını geçit’e veren ahlat ağaçlarını, ne de Dikmen vadisinde yetiştirilen sümbül çeşitlerini, yıldız çiçeğini yaşatabildik. Yavaş yavaş her şeyi yitirmeye doğru ilerlemekteyiz. Her şey için biraz biz kaldık, biraz da doğa.

Gölbaşı havzası, Eymir gölü, İmrahor vadisi, Elmadağ’ının kar sularıyla beslenen Hatip çayını kirletmek için hücum eder gibiydik. Çocuklar yüzemez balıklar ve bitkiler de yaşayamaz oldu oralarda. Oysa; Hatip çayıyla birleşen Çubuk çayı Ankara ovasının hayat kaynağıydı. Şimdi hepsi can kırıkları yüreğimize ince ince batan.

“Korkuyorum senden ey insanoğlu!

İnanılmaz birisi oldun çıktın,

Et tırnaktan ayrılmaz diyorsun,

Koparıp, kanlı ellerinle fırlatıyorsun,

Doğanı korumazsan,

Yaşamayacağını unutuyorsun. “

 

Sevda Saime Esen

Etiketler :

Kullanıcı Yorumları


Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?





Benzer Haberler


08 Temmuz 2019, Yorum Yapılmamış
08 Temmuz 2019, Yorum Yapılmamış
08 Temmuz 2019, Yorum Yapılmamış
08 Temmuz 2019, Yorum Yapılmamış
25 Mart 2019, Yorum Yapılmamış
25 Mart 2019, Yorum Yapılmamış